  Elhan | MICHEAL JACKSON VE POSTMODERNİZM 1342 days ago Quote('51693','12709','6','53')">Report spamMICHEAL JACKSON VE POSTMODERNİZM
Terry Eagleton
25 Mayıs 2005
The Guardian
OJ Simpson ve Micheal Jackson gibi ünlülerin yargılandığı mahkemelere bazen postmodern sıfatı yakıştırılıyor. Bununla da, söz konusu mahkemelerin gerçeklikleri şüpheli karakterlerle dolu medya gösterileri olmaları kastediliyor. Fakat bunlar çok daha ilginç bir anlamda da postmodernler. Mahkeme salonları da, tıpkı romanlar gibi, gerçek ile kurgu arasındaki ayrımı bulandırır. Bunlar aslında gerçekte ne olup bittiğinin değil, jüriye nasıl sunulduğunun önemli olduğu kendi içine kapalı alemlerdir. Jüriler olguları değil, olguların birbirine rakip hikaye edilişlerini yargılar. Postmodernistler de olgu diye bir şeye inanmadıklarına, sadece yorumların mevcut olduğunu söylediklerine göre, mahkeme salonları onların dünya görüşlerini mükemmelen temsil eder.
Gerçek ile kurgu arasındaki ayrımı bulandıran diğer bir unsur da bizzat Micheal Jackson’dır. Estetik cerrahlar tarafından imal edilen bir figür etrafında sahnelenen yargılamanın kurgusunda çifte bir gerçek dışılık söz konusu. Jackson’ın acayip vücudu fantezinin gerçeğe karşı mücadelesini, kültürün biyoloji karşısındaki Pirus zaferini temsil ediyor. Sayıları hiç de az olmayan bazı gençler onun bir zenci olduğunun bile farkında değil. Nasıl Postmodern teori ham doğa diye bir şeyin varlığını kabul etmiyorsa, bu çürüyüp bozulan çocuk (Micheal Jackson) da etmiyor.
Ölüm doğanın kültür karşısındaki nihai zaferi olduğundan, Micheal Jackson’ın ebediyen yaşama arzusunu dile getirmesi hiç şaşırtıcı değil. ABD ölümü sterilize ediyorsa, bu, ölümlülüğün sermayecilikle bağdaşmaz olmasından dolayıdır. Sermaye birikimi bir sonsuzluk rüyası, sonsuzluk sevdası içinde ebediyen sürer. Sonsuz ilerleme efsanesi, göklerin yataylaştırılmış bir biçimidir sadece. Buna karşılık sosyalizm, yıldızlara erişmekle değil, bizi yeryüzüne geri döndürmekle ilgilidir. Sosyalizm, siyasetini insanın zayıflığı ve sonluluğu üzerine inşa eder. Bu niteliğiyle sosyalizm başarısızlığın, acının ve ölümün gerçekliğini kucaklayan bir politikadır ve “yapamazsın” sözcüğünü de en az “komünist” sözcüğü kadar dayanılmaz bulan (kapitalist) politikaya karşıttır.
Micheal Jackson Batı medeniyetinin sembolüyse, bu onun materyalizminden ziyade materyalizm-dışı yönlerinden dolayıdır. Pahalı çöplerin sonsuz yığınının ardında, hiçbir nesnenin asla doyuramayacağı Faustçu bir ruh var.
Jackson’ın estetik cerrahları gibi, postmodenistler de, maddi dünyanın sonsuz estetikliğine inanıyor. Gerçeklik, tıpkı Jackson’ın sürekli yontulan burnu gibi, dilediğiniz şekli verebileceğiniz anlamsızlıkta bir malzeme sadece. Nasıl Jackson derisini beyazlattıysa, postmodernistler de içkin anlam dünyasını beyazlatıyorlar. Bu, hayal ettiğiniz şeyleri yaratmanıza engel olacak hiçbir şey olmadığı anlamına geliyor; fakat tam da aynı nedenle, yaratılarınız değersizliğe mahkum. Anlamsız bir gerçekliğe istencinizi dayatmanızın anlamı ne olabilir ki? Bugün birey, kendi kendini yaratan bir mahluk; en büyük başarısı da, kendi kendisine bir sanat eseri muamelesi yapması.
Ahlâk estetiğe dönüşüyor. Ve tıpkı bireysel benlikte hiçbir sınırlama olmadığı gibi, yerkürenin dört yanına özgürlük ve demokrasi dağıtmanın da doğal sınırları yok. Cömert, kalpten bir hoşgörürlük gibi görünen şey -ne istiyorsanız onu olabilirsiniz-, emperyal bir istenci saklıyor. Dövmeci ile George Bush’un dış politikası birbirinden ışık yılları uzaklığında görünebilir; ama her ikisi de dünyanın, istencinizin damgasını vurabileceğiniz uysal, itaatkar bir madde olduğunu varsayıyor. Her ikisi de, vahşi tasarılarınıza -ister Irak’taki muhalefet biçiminde, isterse yerel hıfzısıhha yetkilisinin teftişi biçiminde olsun- direnç gösteren bir gerçeklik fikrini tahammül edilemez bir hakaret olarak gören narsisizm türleri.
Postmodern kültür, yüzeysel olduğu suçlamasını reddediyor. Ancak onlarla mukayese edebileceğiniz derinlikleriniz varsa, yüzeyleriniz de olabilir; ve derinlikler, DH Lawrence’la birlikte kayboldular. Bugünlerde, görünüş ve gerçek bir oldu; öyle ki, anladığınız, gördüğünüzdür artık. Fakat gerçeklik ne kadar kendi imgesine indirgenmiş görünürse, biz de o kadar şiddetli bir dikkatle onun arkasına bakmaya özeniriz. Jackson’ın Sonsuz Çocukluk Ülkesinde (Neverland) de durum bu. Neverland göründüğü gibi kötü zevkli, iki boyutlu cennet mi aslında, yoksa arkasında uğursuz bir hakikati mi saklıyor? Bir manzara mı, yoksa bir ekran mı?
Mahkeme salonları özleri itibariyle postmodernse, bunun sebebi -postmodernizm için ikisi de aynı kapıya çıkan- hakikat ile iktidar arasındaki ilişkileri ortaya koymalarıdır.Onlar için hakikat, eskiçağ Sofistleri için olduğu gibi, en ikna edici retoriği kimin becerebileceği sorunudur. Bir jüri önünde, en tatlı dile sahip olan kazanır genellikle. Bu görüşe göre, hakikat taraflıdır: hakimin kararı ise sadece yorumların yorumudur. Sizin için doğru olanı belirleyen, çıkarlarınızıdır; ki bunlar da cinsiyetiniz, sınıfınız, etnik kökeniniz ve benzeri unsurlarca belirlenir. Simpson’nun mahkemesi, doğrunun siyah veya beyaz olduğu iddiasına yeni bir anlam kattı: Savunmanın suçlu mu, masum mu olduğunu düşünmeniz büyük ölçüde derinizin rengine bağlı. Fakat söz konusu diğer çıkarlar mali nitelikte... Tıpkı en kabarık araştırma fonuna sahip bilim adamının sonuç alma ihtimalinin daha fazla olması gibi, Simpson ve Jackson mahkemelerinde hakikat de en derin cebe sahip olana kalacak bir mal oldu. Bu anlamda, bütün postmodern teori şu çok bildik cümleyle gayet güzel özetlenebilir: Kendine iyi bir avukat tut!
ÇEVİREN : TAYFUN SALCI
Comments: 0 Views: 257
|