This is my forum. You can create topics and participate in their discussion.
Create topic | To list
“Osmanlı Devletinde Hapishane Islahatı” başlıklı tez çalışması, önümüzdeki günlerde Kitabevi tarafından basılacak olan Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Gültekin Yıldız ile “Hapishane” kavramını, tarihini, siyasetini… konuştuk. Hapishane nedir? Nerde, ne zaman ortaya çıkmıştır? İslam’da hapis cezası var mıdır? Osmanlı ve Cumhuriyet hapishaneleri nasıldı? Avrupa’nın Türk hapishanelerine ilgisinin nedeni neydi? Dijital çağın hapishaneleri nasıl olacak? Hapse düşmeme şansımız var mı? RÖPORTAJ: TAYFUN SALCI (tayfun@gercekhayat.com) 18 MART 2005 / SAYI: 230 Türkiye’de hapishane konusundaki, felsefi boyutu da olan belki ilk tarih çalışmasını yaptınız. Hapishane nedir? Hapishane tamamen modern bir kurumdur..1700lerin sonuna dek ne dünyanın hiçbir yerinde hapishane var, ne de Osmanlı’da. Çünkü “mahbes” ile “hapishane” farklı şeyler. Mahbes, hapis fiilinin mekanıdır ve herhangi bir yer olabilir. Bir kule, bir kale, bir kuyu, bir zindan. Yani müstahkem, adamı zaptedeceğin herhangi bir yer. Ayrıca, hapis cezası gerek İslam hukukunda, gerek Batı hukukunda 18. yüzyılın sonuna kadar çok marjinal bir ceza. Genel olarak hapis, ceza değil; insanın asıl cezayı alana kadar tutulması işlemi. Bu yer de hapishane olmuyor. Bizde tersanedir, kaledir, zindandır mesela. İngiltere’de, Almanya’da da aynı şekilde. Peki hapis yoksa, ne tür cezalar var? Ağırlıklı olarak bedene yönelik cezalar. Bu sadece bizde, İslam hukukunda var biliniyor, oysa 18. yy sonuna kadar İngiltere’de uçurumdan aşağı atma, kolunu bacağını kesme, kırbaçlama, boyunduruğa koyma, ata ters bindirme… Ata ters bindirme mi? Teşhir amaçlı… Katrana bulayıp tüy dökme gibi mi? Evet. Filmlerde de gördüğümüz şeyler. Çünkü cezanın teşhir edilmesi lazım. İbret için. Aslında ceza mantığı, o dönemin Weltanschaung’uyla doğrudan alakalı. Yani dünya tasavvuruyla, siyasi felsefesiyle, sosyo-ekonomik yapısıyla… Tarih yazılırken hep bugünün kavramlarıyla geçmişe baktığımızdan, hapishane sanki tarihin başından beri var gibi geliyor bize. Roma’daki de hapishane, Osmanlı’daki de hapishane… Bu tamamen tevatür. Peki hapishane ne zaman çıkıyor? Mucidi var mı? Var. Çok ilginçtir, hapishanenin ilk çıktığı yer Amerika Birleşik Devletleri .1774’de Hürriyet diye beyanname ilan ediliyor, devlet kuruluyor, kısa bir süre sonra meşhur Pensilvanya’da hapishaneler açılıyor. İki model var. Açıldıkları yerlere nispetle biri Auburn denilen model, öbürü Philedelphia modeli. Bunu kuranlar kim? Bir, burjuva hayır cemiyetleri. İki, Quakerlar denilen meşhur Protestan Hıristiyan grup. Tabii daha önce hümanist filozof Beccaria’nın Suç ve Ceza gibi yazıları var; bedene karşı cezaların gayri insani olduğunu ileri sürüp, cezayı insanileştirip rasyonalize edelim diyor bu. Tamamıyla bir aydınlanma projesi.Amerika’da Pensilvanya bölgesi de zaten aynı zamanda Amerikan aydınlanmacılığının merkezidir. Hümanizm, rasyonalizm, insan hakları… insani bir ceza oluşturalım deniyor. İnsan hakları ve hapishane birlikte doğuyor, öyle mi? Evet. Aslında hapishanenin İngilizcesi “penitentiary”dir, kökeni “penitence”dır, bu da tövbe demektir. Hatta Redhouse İngilizce-Türkçe lügatinde bunu “nedamete mahsus hapishane” diye çevirmiş. Bunun kökeni ne? Manastır. Aslında modernitenin birçok kurumu, Hıristyan Katolik kurumlarının sekülerleştirilmiş halidir. Bu kurumlara başka örnekler var? Filozof Gilles Deleuze bunlara kapatma ve kuşatma kurumları diyor. Ne bunlar? Kışla, fabrika, hapishane, hastane, tımarhane, daha sonra da huzurevleri, darülacezeler filan. İnsanlar bu kurumlara kapatılıyor ve dönüştürülüyor. Katolik Hıristiyan felsefesi: Dünya, baştan çıkarıcıdır, günaha sevk eder, dolayısıyla bizim tekemmül etmemiz için vicdanımızla baş başa kalacağımız bir tecride ihtiyacımız vardır, diyor. Böyle bir tecrit fikri, İslam düşüncesinde yok. İslam, tabiata baştan çıkarıcı bir yer olarak bakmıyor. Tabiata, dışarıdaki hayata meşru bakıyor. Katoliklik ise buna meşru bakmıyor. Modernliğin, aydınlanmanın iki şeyi ikame ettiğini söyleyebiliriz: İsa Mesih’i ve kiliseyi. Kilisenin yerine devlet, İsa’nın yerine insan konuyor. Bu, Nietzsche’nin üst-insanına kadar gidecek bir hikaye. İnsanın bir nevi tanrılaşması. O nedenle ben Karl Schimdt’in tezine istinaden diyorum ki aslında aydınlanma düşüncesi bir seküler teolojidir. O buna siyasi teoloji diyordu. İki modelden söz ettiniz. Bunları açıklar mısınız biraz? Hapishanenin mucitleri Protestan ve şöyle bir fikirleri var: Biz eğer suçluları alıp tek başına hapsedersek, suçlu vicdanıyla baş başa kalır ve bu süreç sonunda buradan normal bir vatandaş olarak çıkar. Bunun için de iki model var. Birinde, Philedelphia modelinde, gece gündüz tecrit var. Auburn modelinde ise mahkumlar gündüz beraber çalışıyorlar ama sessizlik esas, hiç konuşma yok; gece hücrelerine gidiyorlar yine. Şapel’e, ibadethaneye gittiklerinde bile, tek tek kabinlere kafalarını sokup dinliyorlar. Aydınlanma, Protestanlık, sekülerleşme… Hapis cezasının mimarları bunlar, öyle mi? Hapis cezası aslında aydınlanma iktidarının kendisinin bir şekilde terbiye edici mevkiye yerleştirmesi; kendisini önce kilisenin, sonra Tanrının yerine koyup insanları dönüştürme misyonunu üstlenmesinin ifadesi. Bu dönüşme de artık dünyevi amaçlar içindir. Yani itaat, uyum, sadakat yaratmak amaçlı. Ama başlangıçta Hıristiyan motifli bir seküler proje olarak ortaya çıkıyor. 18. yy sonunda mahbesleri düzenlemek için, Şerif Howard’ın öncülüğünde kanunlar çıkıyor İngiltere’de ve Pentonvile denilen bir hapishane yapılıyor. Bu hapishane de tıpkı ABD’dekiler gibi. İngiltere’de o zaman kadar bedene ceza var, gemilerde hapis var ya da Avustralya’ya gönderme var. Avustralya hikayesi de 19. yy sonlarına kadar kullanılacak. Avustralya bir hapishane adası. Kadim kültürlerde esas ceza sürgün ya da bedene ceza. Aslında insanların dünyayı mutlak mahbes olarak gördükleri bir yerde, bir de dünya üzerinde hapishane yapmak gibi bir fikirleri yok. İnsanın dünyaya gelişi zaten bir ceza, menfa, dünya bir sürgün yeri. Dolayısıyla iktidarda bulunanlar ceza olarak sürgünü veriyor. Veya Osmanlı gibi kalebentliği veriyor. Bir kaleye gidiyorsun, kale içinde yaşıyorsun. Ama bu sıkı bir tecrit değil; bir tür nezaret gibi. Hapishane Osmanlı’ya nasıl ve ne zaman geldi? Batı’nın önerisi, dayatmasıyla. 1839’daki Tanzimat Fermanında Osmanlı devleti şu sözü verdi: Ceza infaz sistemimizi eşitlikçi hale getireceğiz, herkes kanun önünde eşit olacak, gayrimüslimler de. Daha sonra 1856’daki Islahat fermanında bu, yazılı madde olarak yer aldı. Ben, diyor devlet, mahbeslerimi (daha hapishane kelimesi yok) ıslah edeceğim. Bunun arkasındaki adam da, İngiltere’nin Osmanlı’daki güçlü Büyükelçisi Sir Stanford Canning. Canning bu işi bizzat takip ediyor. Londra’daki arşivde belgesi var: 1850’nin Kasım ayında Osmanlı’daki tüm mahbesleri konsoloslara gezdirmiş, yapılması gereken düzenlemelerin listesini çıkarmış. Gayrimüslimlerin durumu çok kötü, bu böyle gitmez diyor… Mesela kaloriferli bir hapishaneden söz ediyor. Ama daha henüz hücre tipi hapishaneler gündemde değil Osmanlı için önerisinde, çünkü bu bir akçe işi. Hücreli hapishane pahalı. Bugün bile öyle. İşte, F-tipi meselesi. Aslında bizimkilerin bugün F-tipi dediği, reform dediği şey tamamıyla yine -her konuda olduğu gibi- uluslararası kavramı mahallileştirilip ortaya sürmek. Kimse penitentiary demiyor buna, ama bal gibi o. Bizde bugün F-tipi diye ortaya sürülen, 18. yy sonunda Amerika’da, İngiltere’de yapılan şey. Ve bu model 1880lere gelindiğinde Avrupa’da terk ediliyor. Niçin? Çünkü bakıyorlar ki bu şekilde hücreye alınan insanlar sonunda ya akıl hastası oluyorlar, ya da çıkınca yine suç işliyorlar. Osmanlı halkı, aydını hapishaneye nasıl bakıyor? Bizde, Cumhuriyetin başlangıcına kadar hapishanenin nazari yanına ilişkin yazılmış tek bir şey bulamadım. Muhalif olarak da yok, lehine de yok. Hapishane nedir, diye sorulmamış.Çünkü Osmanlı Batı karşısında fiilen böyle tavizler verip, değişikliklere gitse de, -şeri hukukun önemli bir yer tuttuğu- dünyaya bakışını değiştirmiyor. Bir sıra savma oluyor yaptıkları. Osmanlı hapishane meselesi tamamıyla bir inşaat faaliyeti. Osmanlı’da ne kadar hapishane yapılıyor? Reformun ilk başlangıcından 1878’e kadar hemen hemen imparatorluğun her yerinde hapishaneler yapılıyor. Bunlar, görseniz gülünecek yerler. İki katlı, genelde kargir, taş binalar. Ama ne ciddi bir ısınma, ne de iaşe sistemi var. Ne de temizliklerine çok dikkat ediliyor, İçi de, sen ceza kanuna abuk sabuk her suça hapis cezası koyduğun için, birden mahpus sayısı artınca, dolup taşıyor. Binalar yeterli olmuyor. Zaten sıra savmak için yapılıyor. Ama 1878’den, Berlin Kongresinden sonra Osmanlı’da siyasi suçlu sayısı artıyor. Bunlar artık Namık Kemal gibi kalem ehli değil, özellikle Ermeniler. 1878’den 1902’ye kadar daha ziyade Ermeniler, çünkü Doğu Anadolu’da Ermeni hareketleri başlıyor; sonra Makedonlar, Bulgarlar vs. İşte o zaman, hapishane Osmanlı’nın işine yaramaya başlıyor! Bunları idam da edemiyorsun artık. Özellikle Abdülhamid döneminde idam yok gibidir. Ya iki, ya üç tane idam vakası vardır. O da küçük çocuğu iğfal falan gibi suçlara. Dolayısıyla Osmanlı Avrupa’ya diyor ki, işte ben hapis cezası veriyorum. Ama bu defa da, o güne kadar hapishane yapın diyen Batılılar, hapishanenin kullanılmasına yönelik eleştirilere başlıyor. Durumu kötü, çok adamı hapsediyorsunuz filan. Aslında bu bir siyasi oyun. Hapis cezası bedeni cezadan daha insani bir ceza mıdır? Bence değildir. Bedene verilen ceza, insanın zihnini ele geçirmeye çalışan bir ceza değil.
In the text you can use Wiki or HTML tags.