LoginRegistration
Şehmus Heyv
 

This is my forum. You can create topics and participate in their discussion.

Add to Favorites Send me an e-mail
Visitors
Calendar
<
January 2010
>
MTWTFSS
    123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Subscription
E-mail: 
Top commentators
sehmus Şehmus Heyv
Comments: 7
naz naz tuna
Comments: 2
depo Elhan
Comments: 1
Other sites
moohhh mohammed aboabd
mhmmd mhmmd mhmmd
falaka aaa aaa
sabayagroup mlak none
mlk-ea Mr.Redhead E.A
Most commented entries

Güzel bir zamandı.

0.00 (0)

Create topicCreate topic | To list

Posted byText

sehmus Send a message
Şehmus Heyv
Güzel bir zamandı.
1363 days ago 15.04.2006 00:14:58 Quote('51693','51693','6','39')">Report spam

Furuğ Hakkında Yazılanlar:


Sunu

Güzel bir zamandı.
1963 yılının Eylül ayı. Anadoluhisarı’nın eski ve kocaman ahşap yalılarından birinde, hanımelleri, mor salkımlar, vişne ağaçlarıyla dolu kuytu bir bahçede, sabahları rıhtımı yalayan denizi, gün boyu satıcıların seslerini ve akşamüstleri İsfahan faslının gizli serinliğini dinleyerek geçirilmiş bir yazdan sonra birden başlayan yarı kanatlı yarı gölgeli günler.
Celal'le birlikte, Hukuk Fakültesinin benim için üç yıl ara verilmiş diploma sınavına hazırlanıyorduk. îçimiz sürekli bir isyanla doluydu. Kitapları açtıktan kısa bir süre sonra, İran'da ve Türkiye'de, yani hukukun karanlık sürprizlerle dolu bir labirent haline dönüştüğü ülkelerimizde yaşayan “hüsnünüyet sahibi üçüncü şahıslar’ın tümüne veryansın ederek kapatıyor, Furuğ Ferruhzad'dan söz etmeye başlıyorduk. İran'ın o sırada henüz yirmi yedi yaşındaki genç ve fırtınalı kadın şairinden.
Onun, Şah dönemi işkencelerine ve yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı yükselttiği karanlık bir çığlık olan 'Yeryüzü Ayetleri'ni birlikte çevirdik ve “Yapraklar” dergisinde yayımladık. Tıpkı aynı dergide çevirisini yayımladığım Juan Goytisolo'nun “Çürüyen Bir Ülke : İspanya' yazısı gibi büyük ilgiyle karşılandı şiir. Sonraki yıllarda da unutulmadı.
Fakülte yılları boyunca sadece benim değil, Demir Özlü'nün, Selahattin Hilav'ın, Doğan Hızlan'ın, Yaşar Kemal’in, Atilla Tokatlı'nın da yakın arkadaşı olan Celal Hosrovşahi, çağdaş Îran edebiyatının yetenekli yazarlarından biri olduğu kadar, klasik doğu metinlerinin çoğunu ezbere bilecek kadar birikimi zengin bir gençti. Çok sevdiğim Sadık Hidayet'i onun bilgisiyle daha derinden tanıdım. Hafız'ı. Hayyam'ı, bizdeki ve Batıdaki çevirilerinden çok daha başka yönleriyle.
Onun. çoğu kez, olağanüstü esprilerle süslediği, azeri renkler taşıyan zengin konuşmalarını dinlerken hep şaşırırdım. Çağdaş Fransız, Alman, İtalyan, Rus yazarlarını, ozanlarını bunca yakından tanırken, hatta Tagor ve îkbal gibi doğu ozanlarını bile dilimize çevirmişken. nasıl olmuştu da bunca yakın bir komşu ülkenin edebiyatı bize bunca uzak kalmıştı? Nima ile başlayan ve Furuğ'a kadar uzanan modern Îran şiiri nasıl karanlıkta bırakılmıştı bizler için? Birlikte oturup, Deryabenderi'nin “Hacer'in Kısa Bacaklı Tavuğu” öyküsünü çevirirken sorardım Celal'e : "Nasıl bugüne kadar tanımamışım bu olağanüstü öykü yazarını?» Bana heyecanla, son otuz yılın önemli romancılarını, ozanlarını, öykü, deneme yazarlarını anlatırdı.
Ama tam kestiremediğim bir nedenle, bütün konuşmalarımız Furuğ'la noktalanırdı. Bana açmadığı bazı şeyler olduğunu sezerdim. Ama doğulu erkeklerin çoğunluğu gibi "ölümüne dostluk” ancak “sırdaş" değil.
Olağanüstü güzel bir boğaz ikindisiydi. Komşumuzun oğlu ve küçük arkadaşımız Erdinç, köpeğini de bindirdiği ufak kayığından bize sesleniyordu: "Abi, bir Göksu yapalım mı?” Kayık, çırpıntılı sularda ceviz kabuğu gibi sallanıyordu. Kara Ticareti Hukuku kitaplarını kapadık. «Dördümüzü almaz o tekne, batar' dedim. Bir avuç vişne yemiş gibi güldü. Atladı, rıhtıma çıktı. Köpek de ardından. “iyi” dedi, "siz dolaşın. Ben tepeye çıkacağım."
Az sonra köşeyi dönerek, taş köprünün altından geçtik ve Göksu'nun gölgeli, durgun sularına girdik.
Sular, çürümüş ahşaplarıyla kıyıdaki eski yalılar, ağaçların dalları durgundu ama ikimizin de yüreği gençlik ateşiyle fıkır fıkır. İsyan, şiir, mizah ve kadınlar konuşmalarımızın değişmez gündemi. Şah'ın komik generalleri, Sarı Kulhan'ın açık saçık öyküleri, Isfahan'ın güllerle dolu bahçelerinde bir yandan afyon içilen, bir yandan muhabbet edilen kerhaneleri... ve elbette şiir. Celal, Fars dilini olanca müzikalitesi ile kullanarak Hafız'dan, Hayyam'dan şiirler okumaya bayılırdı, bugün olduğu gibi. Çocukluğumda ve yeniyetmelik yıllarımda, babamdan ve amcamdan dinlediğim ve daha sonra çevirilerini defalarca okuduğum Hafız Divanı'nı çoktan kapatmıştım. Bu yüzden, aramızda sık sık düzenlediğimiz ve beni hem şaşırtan hem de sevindiren o küçük töreni başlatmasını istedim arkadaşımdan.
ikimiz de gözlerimizi kapadık. Elimizde birer küçük Hafız Divanı varmış gibi rastgele bir sayfa açmak üzere, yühsek sesle geleneksel dörtlüğü söyledik :
«Ey Hafız-i Şirazi
Ber men nigah endazi
Men talib-i yek falem
Tu kaşif-i her razi...»
Ellerimizde divanın açılmış sayfaları varmış gibi bir süre baktık birbirimize. Güldük. «Önce sen.;.» dedim Celal'e. Her davranışımdan bir muziplik beklediği için itiraz etti. “Hayır. Önce sen...”
Ezbere bildiğim topu topu üç beş Hafız beytinden birini söyledim :
«Ela ya eyyühessaki, edir ke'sen ve navilha
Ki ışk asan nemüd evvel velî uftad müşkilha»
Yanlış hatırlamıyorsam Gölpınarlı şöyle çevirmişti bu beyti :
«Gel ey saki! Herkese şarap sun, bize de sun
Önce kolay göründü aşk, nice zor olduğu sonradan anlaşıldı»
İranlılar için yüzlerce yıldır gelenek olan “Hafız Falı”, aramızda, birbirimize takılmak, dalga geçmek, tongaya bastırmak için başvurduğumuz eğlenceli oyunlardan biriydi. Beyitlerden, birbirimizin karakteri ya da o günlerde başımızdan geçenlerle ilgili komik çağrışımlar, iğneleyici sözler üretir, eğlenirdik. Bu konuda üstünlük ondaydı. Bugün de dostlar arasında zaman zaman yaptığı gibi nerdeyse tümünü ezbere bildiği Divan'dan uygun gazeller bulur, şakayla şiirin birbirine karıştığı bir şölen yaratırdı.
Ama bu kez hiç de öyle olmadı. Sustu. Gölgelenen kıyılarına daldı gitti Göksu'nun. Kayığımız süzülerek harap ahşap evlerin, halat ve çömlek imalathanelerinin önünden geçiyordu. Sonra döndü, bana baktı. Gözlerinde garip bir pırıltı farkettim. Sevinç ya da gözyaşı. Bir süre öylece durdu. Sonra «Dinle» dedi.
«...Nigah kün ki mum-ı şeb berahı ma
çegüne katre katre ab-mişeved
surahiye siyahı dideganı men
be lay lay germ tu
Lebaleb ez şerab mişeved
Be ruyi kahvare haye şiir men
Nigah kün
tu midemi ve aftab mişeved...»
Kendine özgü azeri aksanı ile çevirdi, okuduklarını:
«...Bak tam karşımızda gecenin mumu
damla damla nasıl eriyor
nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
gözlerimin simsiyah kadehi
senin ninnilerini dinlerken
ve bak nasıl
şiirlerimin beşiğine
sen doğuyorsun, güneş doğuyor...»
“Kimden bu?"
"Kimden, olacak' dedi, «Furuğ'dan elbette. Bugüne kadar
okuduğum en güzel aşk şiirinin sonu..»
Benimle yaşıt olan bu siyah ve derin gözlü, hüzünlü bakışlı güzel genç kadını düşündüm. Bir üniversite öğrenimi bile görmemişti. Ama daha otuzuna varmadan çağdaş İran şiirinin en önemli şairlerinden biri, hatta birincisi olarak kabul ettirmişti kendini. Yaşam dolu, neşeli, dik başlı, hırçın ve çok duyarlı bir insandı. Baskıya karşı şiirleri elden ele dolaşıyor, her yapıtı edebiyat ortamında tartışmalara yol açıyordu. Çok genç yaşta evlenip ayrılmıştı. Özel yaşamında pervasız ve gözüpekti. Kendisinden daha yaşlı ve ünlü şairler bile hem çekiniyor, hem hayranlık duyuyorlardı Furuğ'a. Sonraki yıllarda yalnızca şiirleriyle değil, yaptığı son derece etkileyici bir belgesel filmle, “Kara Ev»le hem benim hem de dünya sinema çevrelerinin ilgisini daha da çekecek olan Furuğ, o sırada biraz gizemli bir yüzdü benim için.
“Aşık mı Furuğ?”
Celal cevap vermedi.
Ben ağır ağır kürek çekerken Celal, Furuğ'dan şürler okumayı sürdürdü.
Farsça'nın garip bir özelliği var. Nima'nın. Furuğ'un ya da onun yakın arkadaşı Sohrab'ın şiirleri genellikle ölçüsüz, uyaksız olduğu halde, dilin müzikalitesi nedeniyle aruz vezninde şiirler dinlemiş gibi olursunuz. Ama öyle sanıyorum ki İran'lı şiir okurları, benim çeviriden sonra aldığım garip tadı şiiri okurken ya da dinlerken alırlar. Bu tat tıpkı Nazım'ın kimi rubaileri gibi hem eski'yi hem yeni'yi, hem Doğu'yu hem Batı'yı aynı anda içinde taşır. Geçmişin diliyle gelen geleceğin sezgisi.
Furuğ'un şiirlerini dinlerken geleceğe doğru kürek çektim.
Okul bittikten sonra İran'a gitti Celal Hosrovşahi. Ondan uzun zaman haber alamadım. 1970'li yıllarda bir gün, şık takım elbisesi, James Bond tarzı çantasıyla Sinematek'teki odama girdi. İran Tersaneler Genel Müdürlüğü'nde çalışıyordu ve bir toplantı için gelmişti. İki eski dost hasretle kucaklaştık. Konusacak çok şey vardı. Ortak dostlarımız, politika, edebiyat, yaptığımız işler ve elbette şiir.
Birden sordum : “Furuğ'dan ne haber?”
Yüzünden karanlık bir bulut geçti. Ve yüreğine bir şey saplanmış gibi derin bir acıyla karardı.
“Bilmiyor musun?"
«Yoo...»
"Öldü Furuğ. 1968'de. Henüz otuz iki yaşındayken. Bir araba kazasında. Başını kaldırımın kıyısına vurdu ve oracıkta bir kuş gibi öldü. Son kez gördüğümde uyuyor gibiydi...»
Sustu ve bir daha konuşmadı. Şiir okumadı. Şaka yapmadı. İstanbul'da kaldığı birkaç gün süresince bir daha uğramadı bana. Celal Hosrovşahi'yi bir on beş yıl daha görmedim.
Furuğ'un ölümünün, onun için ne demek olduğunu biliyordum. Bu nedenle, iki yıl önce, bombalanan Tahran'dan. biraz daha zayıflamış. biraz daha tedirgin ve uzun süre kalmak niyetiyle geldiğinde hiç Furuğ konusunu açmadım. Ta ki bir akşamüstü, Boğaz'da bir lokantada o, kendiliğinden bir ırmak gibi ardarda şiirlerini okumaya başlayıncaya kadar. Devrimin, kendisinin de katıldığı ilk aylarını, anlatırken nasıl coşkuluysa öyle, ölen onbinlerce gençten nasıl acı duyuyorsa öyle. Günlerce Furuğ'u anlattı.
İki üç ay sonra, elinizdeki kitapta yer alan şiirleri çevirmeye başladık.
Ortalık ağır ağır kararıyor, sandal Göksu'nun kuytu kaynağına yaklaşıyordu. İkimiz de suskunduk. Kıyılardaki sazların birden çıkan akşam esintisiyle yükselen uğultusu ve uzak vapur düdükleri duyuluyordu. Kaynağı çevreleyen büyük çınar ağaçlarına doğru yaklaştık. Kürekleri bıraktım. Sandal hafifçe dönerek kaydı ve durdu.
Celal'in yüzü karanlıktaydı. Bana eğildi. Gözlerinde bir ışıltıyla usulca : «Furuğ'u seviyorum. Bir aşk öyküsü bizimki...» dedi.
Bunu hafif bir sesle söyledi ama birden, çevredeki çınarlardan bir sürü kuş havalandı.
«...karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak uçup gittikleri o an...»ı şimdi çok iyi hatırlıyorum.
Güzel bir zamandı.
ONAT KUTLAR


Onat Kutların Furuğ Ferruhzad'ın şiirlerinden seçmeleri ve Celal Hosrovşahi ile birlikte çevirerek yayınladıkları “Sonsuz Günbatımı” isimli kitaptan




Comments: 2 Views: 3523

sehmus Send a message
Şehmus Heyv
image 1363 days ago 15.04.2006 00:19:08 Quote('51693','51693','6','40')">Report spam

MEKTUPLAR

Pazar
18 mart 1958-Tahran

Furuğ,un Kardeşi Feri,ye yazdığı mektup:*

....Mektubun bir kaç gün önce geçti elime,şiirlerinle
birlikte,beni çok mutlu ettin.sürekli yanıt yazmamı
istiyorsun ama fırsatım olmuyor,durumunuz çok iyi
sanırım,hiç biriniz annemize mektup yazmıyorsunuz.
Hele sen,sanırım çok memnunsun şartlardan ve kendini
iyi "besliyorsun" ki durmadan şiir
yazıyorsun,duyduğuma göre baba olacaksın
yakında._Geçelim_.
Fericiğim,şiirlerini okudum ,beni hiç şaşırtmadın,seni
ta baştan yetenekli bulmuştum ,şiirlerinin konusu
,"inceliği", harika ,ve çok iyiler ;ama almanca da
nasıl bir etki bırakır ,ve şiirlerinin yapısını(dil ve
ritim açısından) hangi yönde etkiler bilemem.Gerçi bu
konuların önemi ikinci derecede,asl olan şairin
konsepti ve dünya görüşüdür.
Son şiirin böyle başlıyordu [...iç huzurum için...]
,çok hoşlandım.
Çünkü,görüntülerin ve imgelerin ardında çok derin bir
duygu ve harika bir insan görüntüsü var.mistik ve
birazda teslimiyetçi bir durum.
İnsanın ,düşünce ve duygu bazında belli bir tecrübe ve
"biçime" ulaşamadığısürece bu sorunları kavraması çok
zor .
Şiir yazmayı sürdürmelisin,ve inanıyorum çok iyi
olacaksın.sirus,la diyalğa geç,iyi ki hatırladım
,geçen sene Tahrandaydı sirus;iyi bir dost.Sonbaharda
kayboldu,sonra Almanyada olduğunu söylediler
arkadaşlar...
Şiirlerinibana gönder,ve ya bastıra bilirsen bastır
şiirlerini,hepisinden önemlisi,daha derin düşün ve yaz
!gerçekten derin düşünebiliyormusun?sanki sendeki
değişim şiirlerine de yansıyor,yanılıyormuyum
?başarılı olman tek dileğim...
Burada çok yalnız kaldım...Yalnızlıktan köpekler gibi
çalışıyorum ve yokluğunuzu unutuyorum,ve bir daha
dönmeyeceğinizi de...Cüzamlılar,la ilgili bir film
yaptım ,başarılı bulundu...
Hayat bu işte...
Ya gelip geçici ve sıradan şeylerler mutlu
olacaksın,çocuk sahibi olmak gibi...ve yauzun soluklu
şeylerle ve "makul" kabul edilmiyecek
şeylerle:ŞİİR,Sinema,kısaca sanat gibi...!Her halde
yalnızsın ve bu yalnızlık insanı bitiriyor ve kırılgan
yapıyor.
"Kırgınlığım" yüzüme yansıyor...ve saçlarım
beyazlaşıyor,geleceği düşünmek boğuyor
beni...geçelim...geçelim...geçelim ;durum bundan
ibaret,yaz bana,birlikte olduğumuz günleri düşününce
yüreğime ışık doluyor.
seni öpüyorum.

FURUĞ

  • mektuplar'daki kimi yerler "feri" tarafından
çıkartılmıştır.



Furuğ,un kardeşi Feri'ye yazdığı maktup
[no:2];Tarihsiz-Tahran

Birtanem...uzun süredir sana yazmak istiyorum,ne
yazacağımı bilemiyorum !mektupların sitem dolu.ne
yapabilirim,seninle anlaşmak zor iş.Sen ,bana
geldiğinde 20 yıl önceki çocuksun sanki,ve benim
hakkımdaki düşüncelerin hep o dönemi andırıyor !Seni
seviyorum,hemde çok,eğer bazen senden inciniyorsam,bil
ki tüm kardeşlerimin içinde senden beklentim farklı...
Sirus Almanya,ya gittiğinde ,şiirlerimin çevirisinden
söz etti,biliyorum ki bu şiirler iyi olmuyacak,çünkü
sirus farsçayı iyi bilmiyor ve yıllarca buralardan
uzak kaldı. Bu işi sen niye yapmıyorsun?Gerçekten
farsçayı iyi biliyorsun ve biliyorum ki çoğu sözcüğün
anlamını bilmiyorsun,ama herşeye rağmen duygu ve
hislerin var,ve benim duygularıma yakın duruyorsun...
1000 sayfaya yakın bir film senaryosu yazdım,seneye
çeceğim filmi.
Korkuyorum,erken ölümden korkuyorum ve işlerimin yarım
yarım kalmasından.Başka çarem yok şimdilik,ne
yapabilirim?Dünyayı parçalıyarak içinden mutluluğu
çıkarmak kolay mı?İşte böyle...
Bu sene yeni bir şiir yazamadım,eğer sen bir şeyler
yazarsan gönder bana...

FURUĞ


Furuğ,un kardeşi Feri,ye yazdığı
3.mektup,azer/23/1338-Tahran

Ne yazık ki beni asla dinlemiyorsun,ve aynı yerde
kalarak işini sürdürmüyorsun...buraya gel bir şeyler
yapacağız...yaptığın çevirileri gönder ,düzeltmelerini
yapacağım,aradaşlar bir yayın evi kurdular ,ve
şimdilik ayda 5 kitap basılacak.Çevirilerini
gönderirsen eğer "Javaneh" yayın evinde
bastıracağım.Sorun burda: Sen de tüm öbür
ferruhzad,lar [furuğ,u soy adı-c.m] gibi yaptığın 100
bıçak,ta tutunacak yer yok !hep söz veriyorsun ama
pratiğin yok !Berlinde yaşayan Sirus,tan bir haber
alamıyorum,adresini bulursan yaz bana.
Almanya,da yayımlanan dergilerden iyi yazıları çevir
gönder ,burdaki dergilerde kullanırım.
Şamlu ve Royai ile birlikte haftalık "SANAT" dergisini
çıkarıyoruzve yeni yazılara ihtiyacımız var...
Sevgili Feri,mektup yazamıyorum sana ,lütfen kırılma
bana,-sen yaz,ben okurum !-,ve biliyorsun ki
yazdıklarını çok seviyorum.
Son şiirlerin harika olmuş, hala inanamıyorum o
"eşekliğine" rağmen nasıl bu kadar güzel
yazıyorsun...çıkmam gerekiyor...Ayna,yi[ feri,nin eşi
]öp benim için ,Tahranda görüşmek dileğiyle.

FURUĞ


Furuğ,un kardeşi Feri,ye yazdığı
4.mektup;23/mehr/1358-Tahran

Sevgili feri : Gazetelerden haberlerini alıyorum,işler
yolunda sanırım,aptal olma ve başka iş yapmayı
kafandan sil,sen bilmiyorsun....bilmiyorsun...gene
bilmiyorsun....
Ben burda ne oldum ki,sen ne olacaksın? iki yıl
old,Almanca şiirler yazıyorsun, ve kendi kişiliğini
bulmuşsun 10 yıldır şiir yazıyorum, ama 50 Toman,a
(şah döneminde 8 dolara denk geliyordu) ihtiyacım
olduğunda çaresizlikten oturup ağlamak istiyorum.Bir
kitap yayınlamak istediğimde yayın evi sahibi bin bir
zorlukla,1000 toman telif hakkı veriyor,ve o kitap bin
bir zorluka basılıyor.Tut ki kitabın basıldı,2000
tirajla yıllarca kitapçıların vitrininde bekliyor,50
adet satılırsa ne iyi !Sonra bilgisiz,birikimsiz dört
beyinsiz,saçma sapan dergilerinde -ki tüm sayfaları
faili mechul cinayetler ve yemek tarifleri ile
doldurulmuş-"güya" sanatsal eleştiri yazısı yazacaklar
!!seninle dalga geçecekler.Sen bütün bunları
bilmiyorsun,almanca şiir yazıyorsun ve daha medeni bir
topluluk var çevrende,çalışıyorsun ve
başarılısın,buraya neden dönüyorsun?Bir sürü kendini
bilmezin arasınada şöhret olsan ne çıkar?Bunun senin
için getirisi ne? Değeri ne?...

Furuğ


Furuğun kardeşi Feri,ye yazdığı son mektup -
tarihsiz- tahran

Bilmiyorsun ne denli kederliyim,ne denli canım
sıkılıyor...
Siz gelinceye dek boğulacağım sanki-Ne yararı var? tüm
bu işlerin yararı ne?
şimdiye kadar senin başarın ve orda olman ,ve
hayatının iyi gidişatı ile kendimi avutuyordum,şimdi
dönmek niyetindesin ve tüm nasihatlarım boşa
gitti...yazık !Burada sen öyle insanların arasında
yaşıyacaksın ki ,benim tüm hayatımı mahv
ettiler.Bunların hepisi bir hiç, hiç...hiç.
Bu senin resmini dergilerinde basanlar,yarın sadece
seni çekiştirecekler,sadece ardından
konuşacaklar,kötüleyecekler seni...
bilmiyorum nedenli dayanabileceksin bu duruma?
Ben bunların arasında yaşadım,bunların arasında"
öldüm" ve nihayet kendimi buldum....ama sen?... Bende
senin gibi sokağımızın tozuna ,toprağına "emiriyye"
caddesinin dilencilerine ,güvercinlerine ,köpeklerine
ve ayçiçeklerine aşığım,ama tüm bunları kime anlatmak
niyetindesin?
Sen naif ve saf duygularınla yaşıyorsun , ve burada
seni tiye alarak hayatlarını sürdürenler olacak.
Ben böyle şeylere alışkınım ve bu "sihirbaz"ları iyi
taniyorum.Sen,de gel ve yakından tanı onları ,seni ve
aynayi bekliyorum.ailemizde ilk ölen insan ben
olacağım,sonra sıra sende,bunu biliyorum...*

Furuğ

--------------------------------------------*] : çok
gariptir Furuğun bu kehaneti doğru çıkar,ilk önce
kendisi 1967 feci bir trafik kazasında ailenin ilk
ölen ferdi olur,sonra "feri" yurt dışında ölür.[c.m]

Türkçesi:Cavit Mukaddes
kaynak: Yayımlanmamış "FURUĞ Profil Kitabı:Gazel-
Cavit Mukaddes"



sehmus Send a message
Şehmus Heyv
image 1363 days ago 15.04.2006 02:03:57 Quote('51693','51693','6','41')">Report spam

Ayın Yalnızlığı

Karanlık boyunca
Cırcırböcekleri bağırdı:
"ay, ah büyük ay..."

Karanlık boyunca
Şehvetli bir ahın yükseldiği
Dallar, o uzun elleriyle
Ve teslim olmuş esinti
Gizli ve bilinmeyen tanrıların emirlerine
Ve saklı bin bir nefes, toprağın gizli yaşamında
Ve o ışığın gezgin çemberinde, ateşböceği
Tahta tavanda tıkırtı
Perdede gece
Gölde kurbağalar
Hep beraber
Hep beraber, bir avaz
Tan ağarıncaya kadar bağırdı:
"Ay, ah büyük ay..."

Karanlık boyunca
Ay ay ışığında ışıdı
Ay
Kendi gecesinin yalnız kalbiydi
Altın renkli öfkesinde patlıyordu


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren: Hatice Gülcan Topkaya
Yeniden Doğuş’tan


Cuma

Cuma suskun
Cuma terk edilmiş
Cuma hüzün veren eski sokaklar gibi
Cuma tembel ve hasta düşüncelerin
Cuma eziyet verici esnemelerin
Cuma beklentisiz
Cuma teslim olmuş

Ev boş
Ev incinmiş
Ev gençliğin hamlelerine kapalı
Ev karanlık, ev güneşin tasavvuru
Ev şüphe edilen, fal açılan, yalnızlık çekilen
Ev perde, kitap, dolap ve resimlerle dolu
Ah ne suskunluk ve gururla geçti
Benim hayatım garip bir ırmak gibi
Bu suskun ve terk edilmiş cumalarda
Bu boş ve incinmiş evlerde
Ah! ne suskunluk ve gururla geçti


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren: Hatice Gülcan Topkaya
Yeniden Doğuş’tan



Onu Bağışlayın

Onu bağışlayın
O bazen
Vücudunun kederli bağlantısını
Durgun sularda
Boş mezarlarla, unutuyor
Ve aptalca zannediyor ki
Yaşama hakkı var,

Onu bağışlayın
Bir resmin sıradan öfkesini
Kışkırtmanın uzak arzusu
Kağıdının gözlerinde eriyor

Onu bağışlayın
Baştan başa tabutunda
Ayın kırmızı halesi geziniyor
Ve gecenin değişken kokuları
Vücudunu bin yıllık uykusundan
Uyandırıyor

Onu bağışlayın
O içten yıkık
Ama hala gözlerinin içi ışık zerrelerinin hayaliyle parlıyor
Ve anlamsız saçları
Ümitsizce aşkının soluklarının etkisi ile titriyor

Ey mutluluğun sade ülkesinin sakinleri
Ey yağmurda açılan pencerelerinin komşuları
Onu bağışlayın
Onu bağışlayın
Çünkü büyülenmiş
Çünkü sizin ağır gelen varlığınızın kökleri
Onun gurbet topraklarında derinlere kök salıyor
Ve onun kolay inan kalbi
Hasretin acı darbeleriyle
Göğsünün içinde kabardıkça kabarıyor


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren: Hatice Gülcan Topkaya
Yeniden Doğuş’tan


Soru

Selam balıklar...selam,balıklar
Selam, kırmızılar , yeşiller, sarılar
Bana söyleyin ölülerin gözbebekleri gibi donuk ve şehrin
gecelerinin sonu gibi kapalı ve daimi
Dudaklarımın kaval sesini işitmiş miydiniz?
Yalnızlık ve korku perilerinin diyarından
Yatak odalarının tuğlalarının güvenine
Saatlerin tıkırtısının ninnilerine
Ve ışık camlarının çekirdeklerine rastlamış mıydınız?

Ve her zaman olduğu gibi
Taçlı yıldızlar gökyüzünden toprağa düşer
Afacan küçük kalpler
Ağlama duygusu ile ıslanır


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren : Haşim Hüsrevşahi
Yeniden Doğuş’tan

Hediye

ben gecenin sonundan söz ediyorum
ben karanlığın sonundan
ve gecenin sonundan söz ediyorum

evime gelirsen eğer sevgili bana bir ışık getir
ve küçücük bir pencere oradan
mutlu sokağın kalabalığını seyredeyim.


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren : Haşim Hüsrevşahi
Yeniden Doğuş’tan


Ben Senden Ölürdüm

ben senden ölürdüm
oysa sen benim yaşamımdın

sen benimle giderdin
sen bende okurdun
ben caddeleri
başıboş dolaşırken
sen benimle giderdin
sen bende okurdun

sen ulu çınarlar ortasında, sevdalı serçeleri
pencerenin gün ışığına çağırırdın
gece yinelendiğinde
gece bitmediğinde sen
ulu çınarlar ortasında, sevdalı serçeleri
pencerenin gün ışığına çağırırdın.

sen ışıklarınla gelirdin sokağımıza
sen ışıklarınla gelirdin
çocuklar gidince
ve akasya başakları uyuyunca
ve ben aynada yalnız kalınca
sen ışıklarınla gelirdin...

sen ellerini bağışlardın
sen gözlerini bağışlardın
sen sevecenliğini bağışlardın
ben açken sen
hayatını bağışlardın
ışık misali bonkördün

sen laleleri toplardın
ve örterdin saçlarımı
saçlarım kendi çıplaklığında titrediğinde
sen laleleri toplardın

sen yanaklarını yaslardın
memelerimin acısına
ve ben
söylemeye başka bir şey bulamadığımda
sen yanaklarını yaslardın
memelerimin acısına
ve dinlerdin
ağlayarak akan kanımı
ve ağlayarak ölen aşkımı

sen dinlerdin
görmezdin beni ancak.


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren : Haşim Hüsrevşahi
Yeniden Doğuş’tan


Kuş Sadece Bir Kuştu

kuş dedi: “oooh! nasıl da mis koku, nasıl da güneş!
bahar gelmiştir
ve ben kendi çiftimi bulmaya çıkacağım”

kuş taraçanın kıyısından uçtu
bir ileti gibi uçtu
kuş küçüktü
kuş düşünmüyordu
kuş gazete okumuyordu
kuşun borcu yoktu
insanları tanımıyordu kuş
kuş havada
ve kırmızı tehlike ışıkları üstünde
ve habersizlik yükseklerde uçuşuyordu
ve mavi anları
delice deniyordu

kuş, ah sadece bir kuştu.


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren : Haşim Hüsrevşahi
Yeniden Doğuş’tan


Gazel

benim sesimi taşlarca dinliyorsun
taşsın hemen dinlediklerini unutuyorsun

ilkbahar sağanağısın ve pencerenin uykusunu
dürtü darbeleriyle kaçırıyorsun

okşayışın yeşil dalı olan elimi
ölü yapraklarla seviştiriyorsun

şaraptan daha sapkınsın ve gözü
yalazlara oturtuyor döndürüyorsun

ey kanımın bataklığının altın balığı
hoş olsun sarhoşluğun beni içiyorsun

sen gün batımının mor derelerisin ve gündüzü
göğsüne bastırıyor söndürüyorsun

gölgelerde, oturdu senin Furuğ’un ve uçuklaştı
gölgelerle onu neden karaya bürüyorsun?



--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren : Haşim Hüsrevşahi
Tutsak’tan

Öpücük

her iki gözünde onun günah gülüyordu
yüzüne ay ışığı gülüyordu
o suskun dudakların geçişinde
sığınmasız bir yalaz gülüyordu

utangaç ve silik bir istekle dolu
bakışları sarhoşluk renginde olmalı
gözlerine baktım ve söyledi:
aşktan bir ürün almalı

bir gölge eğildi diğer gölge üstüne
gecenin gizlisine saklandı
bir soluk kaydı bir yüze
iki dudak ortasından öpüş alazlandı


--------------------------------------------------------------------------------



Güneş Doğuyor

Bak nasıl içimde gözlerimin
Eriyor damla damla keder
Karanlık ve isyancı gölgem nasıl
Tutsağı oluyor güneşin
Bak
Yok oluyor tüm varlığım ve beni
İçine alıyor bir kıvılcım
Fırlatıyor taa doruklara
Bak nasıl
Sayısız yıldızla
Doluyor gökyüzüm benim
Uzaklardan geldin sen ve uzaklardan
Ve kokular ve ışıklar ülkesinden
Şimdi bir teknedeyim seninle birlikte
Fildişi, bulut ve kristal
Götür beni ey yüreğimi okşayan umudum
Götür şiirlerin ve coşkuların kentine

Yıldızlarla dolu bir yol beni götürdüğün
Çıkardığın yer yıldızlardan daha yüksek
Bak
Nasıl yandım ben bu yıldızlarla
Ateşli yıldızlarla doldum ağzıma kadar
Durgun sularından gecenin saf ve kırmızı balıklar gibi
Yıldızlar topladım

Eskiden ne kadar uzaktı toprak
Gökyüzünün mor köşelerine
Yeniden duyuyorum şimdi
Senin sesini
Karlı kanatlı sesini meleklerin
Bak nerelere ulaştım sonunda ben
Samanyoluna, ölümsüzlüğe, bir sonsuzluğa

Birlikte çıktığımız doruklarda şimdi
Yıka beni dalgaların şarabıyla
İpeğine sar beni öpüşlerinin
İşte beni yeniden bitmeyen gecelerde
Bırakma artık beni
Beni yıldızlardan ayırma

  • Bak tam karşımızda gecenin mumu
Damla damla nasıl eriyor
Nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla
Gözlerimin simsiyah kadehi
Senin ninnilerini dinlerken
Ve bak nasıl
Şiirlerimin beşiğine
Sen doğuyorsun, güneş doğuyor

  • nıgah kum ki mum-ı şeb berahı ma
çegune katre katre ab-mişeved
sürahiye siyahı dideganı men
be lay lay germ tu
lebaleb ez şerab mişeved
be ruyi kahvare haye şiir men
nıgah kun
tu midemi ve aftab mişeved


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren :Hatice Gülcan Topkaya
Yeniden Doğuş’tan

Kurulmuş Bebek

Bunlardan önce, ah, evet
Bunlardan önce sessiz kalınabilirdi

Saatler boyunca
Ölülerin bakışı gibi sabit bir bakışla
Dalınıp kalınabilirdi bir sigaranın dumanında
Dalınıp kalınabilirdi bir fincanın şeklinde
Halıdaki renksiz bir çiçekte
Duvardaki belli belirsiz bir çizgide
Kuru el ayalarıyla
Perde bir tarafa çekilebilirdi ve görülebilirdi
Sokaktaki yağmurun hızla yağdığı
Renkli, küçük uçurtmasıyla bir çocuğun
Ayakta durduğu, bir kemerin altında
Eski bir at arabasının boş meydanı
Aceleyle, hayhuylar arasında terk ettiği

Devamlı aynı yerde kalınabilirdi
Perdenin yanında, ama kör, ama sağır

Bağırılabilirdi
Gayet yabancı bir sesle, gayet yabancı bir sesle
“Seni seviyorum”
Güçlü bir adamın kollarında
Güzel ve sağlam bir nesne olunabilirdi

Deriden yapılmış sofra gibi bir vücutla
Sert ve iri göğüslerle
Bir sarhoşun, bir delinin, bir berduşun yatağında
Bir aşkın temizliği kirletilebilirdi

Zekayla aşağılanabilirdi
Hayret verici tüm bulmacalar
Sadece bulmaca çözülebilirdi
Sadece saçma bir cevap bulunarak hoşnut olunabilirdi
Saçma bir cevap, evet, beş veya altı harflik

Bir ömür oturulabilirdi
Öne düşmüş bir başla
Soğuk bir mezarın ayakucunda
Meçhul bir Tanrı görülebilirdi
Zayıf bir inanç birkaç kuruşla bulunabilirdi
Mescidin odaları çürütülebilirdi
“Ziyaretname” okuyan yaşlı adamın yaptığı gibi

Sıfır misali; toplamadaki, çarpmadaki, çıkarmadaki
Sonuç daima aynı olunabilirdi
Gözlerim kahrının kozasında
Yıpranmış bir ayakkabının renksiz tokası sanılabilirdi
Su gibi kendinin derinliklerinde kurutulabilirdi

Bir anın güzelliği, utançla
Şipşak çekilmiş gülünç bir siyah beyaz bir fotoğraf gibi
Sandığın diplerinde saklanabilirdi

Bir günün boş kalmış çerçevesinde
Bir mahkum veya bir mağlubun ya da bir idamlığın resmi asılabilirdi

Posterlerle duvardaki çatlaklar kapatılabilirdi
Daha uyduruk resimler katılabilirdi

Böylece kurulmuş bebekler olunabilirdi
Kendi dünyalarının camdan gözleriyle görebilirlerdi

Bezden bir kutuda
Saman doldurulmuş bir bedenle
Senelerce danteller ve pullarla iç içe uyunabilirdi
Her bir elin anlamsız sıkışıyla
Sebepsiz bağırılabilir ve denebilirdi
“Ah, çok memnun oldum.”


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren: Cavit Mukaddes
İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına’dan

Sadece Ses Kalıcıdır
Ne için durmalıyım ? Ne için ?
Kuşlar çoğul maviliği aramaya gitmişler
Ufuk dikeydir,
Ufuk dikeydir ve hareket fıskiye gibi
Görünümde ışıklı yıldızlar oynuyor
yeryüzü, yükseklikte kendini tekrarlıyor
Ve gökyüzü kuyuları ilişki bağlantılarına dönüşüyor
Ve gündüz öyle geniştir ki
gazetenin küçük beynine sığmıyor.


Ne için durmalıyım?
Yol hayatin kılcal damarları arasından geçiyor.
Çevrenin niteliği tüm kokuşmuş hücreleri öldürecek,
Ve şafağın kimyasal atmosferinde
Sadece ses kalacak,
Zaman zerreciklerine bağlanan ses.


Ne için durmalıyım?
bataklık; kokuşmuş böceklerin çoğaldığı yerden
başka ne olabilir?
Morgun benliği ölülerin şişmiş cesetlerinden ibarettir.


Ve ateş böceği...AH
Ateş böceğinin konuştuğu an
Karanlıktaki alçak adam koflanan
erkekliğini gizliyor


Ne için durmalıyım?
Kurşunlu harflerin işbirliği boşunadır
ve kurşunlu harflerin işbirliği
bu değersiz düşünceyi kurtarmaz.


Ben ağaçların soyundanım
Ve bu "bayat" havayı solumak kederlendiriyor beni,
Ölen bir kuş uçuşu unutmamayı öğütledi bana
Tüm güçlerin sonu güneşin gerçeği
ve ışığın bilinciyle birleşmekten ibarettir,
birleşmek.


Yel değirmenlerinin çürümesi doğaldır,
ne için durmalıyım?
Ben yeşil buğday salkımlarını
göğsüme alarak, sütle besliyorum,
Ses,ses, sadece ses,
su akışının sesi
ve dişi toprak kabuğu üzerine
yıldız ışığının düşüş sesi ve aşkın yayılma sesi

Ses, ses, sadece ses kalıcıdır.


Cücelerin ülkesinde
Sıfır üzerine dolaşıyor ölçü mihenkleri
Ne için durmalıyım?
Ben dört unsura itaat ediyorum
Ve yüreğimin yasalarını
körlerin yerel hükümeti düzenlemiyor.


Böceğin etle sarılı boşlukta, yararsız dolaşımı ve
vahşice ulumalar
beni ilgilendirmiyor.


Beni çiçeklerin kanlı soyu yaşamaya sorumlu kılmış
biliyor musun ? Çiçeklerin kanlı soyu.


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren : Haşim Hüsrevşahi
Tutsak’tan

Tutsak

seni istiyorum ve biliyorum
asla koynuma almayacağım
sen o aydın ve pırıl pırıl gökyüzüsün
ben bu kafeste bir tutsağım

kara ve soğuk parmaklıklar ardından
gözlerim hasretle bakıyor yüzüne doğru
bir elin uzanışını düşlüyorum,
ansızın ben de uçayım sana doğru

boş bir anda düşlüyorum
bu sessiz hapishaneden uçmayı
gülerek gardiyan adamın gözüne
yanında yaşama yeniden başlamayı

düşlüyorum ancak bilirim asla
bu kafesten kurtulmaya gücüm kalmamış
gardiyan adam istese bile
kanatlanıp uçmaya soluğum kalmamış

parmaklıklar ardında her sabah
bir çocuğun bakışı güler bana doğru
sevinç şarkılarına başladığımda
dudağında öpücükle gelir bana doğru

şayet bir gün, ey gökyüzü
kanatlanırsam bu sessiz evden
ağlayan çocuğa nasıl söylerim
tutsak bir kuşum vazgeç benden

bir mumum, canımın alazıyla
harabeleri aydınlatırım
sönüklüğü seçersem eğer
bir yuvayı yıkıp dağıtırım


--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren : Haşim Hüsrevşahi
Yeniden Doğuş’tan


Yeniden Doğuş

tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir
seni, kendinde tekrarlayarak
çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek

ben bu ayette seni ah çektim, ah
ben bu ayette seni
ağaca ve suya ve ateşe aşıladım

yaşam belki
uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği
yaşam belki
bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı
yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur
yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır
ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi
şapkasını kaldırarak
başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle “günaydın” diyen

yaşam belki de o tıkalı andır
benim bakışımın senin buğulu gözlerinde kendini paramparça yıktığı
ve bir duyumsama var bunda
benim ay ve karanlığın algısıyla birleştireceğim.

yalnızlık boyutlarındaki bir odada
aşk boyutlarındaki yüreğim
kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder
saksıda çiçeklerin güzelim yok oluşunu
ve senin bahçemize diktiğin fidanı
ve bir pencere boyutlarında öten
kanarya ötüşlerini

ah...
budur benim payıma düşen
budur benim payıma düşen
benim payıma düşen
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette
benim payıma düşen anılar bahçesinde hüzünlü bir gezintidir

ve “ellerini
seviyorum” diyen
sesin hüznünde ölmektir

ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim,biliyorum,biliyorum,biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklar

küpeler takacağım kulaklarıma
ikiz iki kirazdan
ve tırnaklarımı papatya çiçeği yapraklarıyla süsleyeceğim
bir sokak var orada
aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla
küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar
bir gece rüzgarın bizi alıp götürdüğü.

bir sokak var benim yüreğimin
çocukluk mahallesinden çaldığı
zaman çizgisinde bir oylumun yolculuğu
ve bir oylumla gebe bırakmak bir zamanın kuru çizgisini
bilinçli bir simgenin oylumu
aynanın konukluğundan dönen

ve böylecedir
birisi ölür
ve birisi yaşar
hiçbir avcı,
çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır

ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum
okyanusta yaşayan
ve yüreğini tahta bir kavalda
usul usul çalan
küçük hüzünlü bir peri
geceleri bir öpücükle ölen
ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan



--------------------------------------------------------------------------------


Çeviren:Celal Hosrovşahi, Onat Kutlar
“Sonsuz Günbatımı”

Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım

ve bu benim
yani bir yalnız kadın
ve soğuk bir mevsimin eşiğinde
belirsizliğini anlamanın başlangıcında, tüm yeryüzü varlığının
yalın ve kederli umutsuzluğunu, gökyüzünün
güçsüzlüğünü, bu betona kesmiş ellerin

akıp gitti zaman
gitti zaman ve saat tam dört kez çaldı
dört kez çaldı
aralık ayının yirmisi bugün
ve artık mevsimlerin gizini biliyorum
dakikaların söylediklerini
uzanmış yatıyor mezarında kurtarıcı
ve dinginliğe bir işaret gibi
toprak, barındıran toprak

gitti zaman ve saat tam dört kez çaldı

sokakta rüzgar
sokakta rüzgar
ve ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum
ince sapları, kansız goncaları
ve bu veremli, yorgun zamanı
bir adam geçiyor ıslak ağaçlar altından
mavi damarları boynunun
kayıyor ölü yılanlar gibi iki yandan
yukarılara doğru
gelince tam karmakarışık şakaklarına
bir kez daha fısıldıyorlar o kanlı sözcüğü
"selam!"
"selam!"
ve ben çiçeklerin sevişmesini düşünüyorum.
soğuk mevsimin eşiğinde
ve yaslı buluşmasında aynaların
toplantısında kederli ve soluk yaşam deneylerinin
suskunluğun bilgisiyle döllenmiş günbatımında

nasıl dur emri verilebilir
sabırlı,
ağır,
avare
yürüyen bu adama?
hiç yaşamadığı nasıl söylenebilir, hiçbir zaman
yaşamadığı?

rüzgar esiyor sokakta
yalnız ve içlerine çekilmiş kargalar
uçuşuyorlar yaşlı, kasvetli bahçelerde
ve tanrım ne kadar kısa
merdivenin boyu!

onlar bir yüreğin bütün saflığını
alıp götürdüler kendileriyle birlikte masallar sarayına
şimdi artık
artık nasıl fırlayıp dans edebilir insan?
nasıl dökebilir akan sulara
çocukluğunun saçlarını
ve koparıp kokladığı elmanı
nasıl ezebilir ayaklarıyla?

ey sevgilim! ey tek sevgilim!
ne çok kara bulut var güneşin şölenini kollayan!
sanırım uçuşu düşlediğin yolda göründü o kuş
ve sanırım hayalgücünün yeşil çizgilerinde
oluşan o taptaze yapraklar
sabah esintisinin isteğiyle nefes alıyorlar
sanırım
pencerenin lekesiz belleğinde yanar gördüğün o menekşe
renkli alev
çocuksu bir lamba tasarımından başka bir şey değildi

sokakta rüzgar esiyor
yıkımın başlangıcıdır bu
ellerinin yıkıldığı günde esiyordu rüzgar
sevgili yıldızlar!
kağıttan yapılma sevgili yıldızlar!
esmeye başlayınca yalan gökyüzünde
nasıl sığınabiliriz yenik peygamberlerin surelerine?
o zaman binlerce yıldır ölüymüşüz gibi karşılaşacağız ve
güneş
yargılayacak gövdelerimizin çürümesini

üşüyorum
üşüyorum ve sanırım artık hiç ısınamıyacağım
ey sevgilim! ey tek sevgilim "kaç yıllıktı acaba o şarap?"
bak burada
ne kadar ağır zaman
ve nasıl kemiriyor balıklar benim tenimi!
niçin hep denizin altında tutuyorsun beni?

üşüyorum ben ve sedef küpelerden nefret ediyorum
üşüyorum ve biliyorum
bir yaban lalesinin kırmızı düşlerinden
bir kaç damla kandan başka
hiç bir şey kalmayak yerde.
bırakacağım artık çizgileri bir yana
sayıları saymayı da
çıkacağım sınırlı geometrilerin odalarından
sezgi alanlarının genişliğine sığınacağım
çıplağım ben, çıplağım, çırılçıplağım
sevgi sözcüklerinin arasındaki sessizlikler kadar çıplak
ve aşktan benim tüm yaralarım
aşktan aşktan aşktan!
ben bu avare adayı
başkaldıran okyanustan geçirdim
patlayan yanardağlardan
ve parçalanmak: giziydi tüm gövdenin
güneşler doğdu parçalarından

selam ey masum gece!

selam çöl kurtlarının gözlerini bile inanç ve güven oyuklarına döndüren gece!
derelerinin kıyılarında söğüt ruhları
kokluyor baltaların sevecen gölgesini
düşüncelerin, sözcüklerin ve seslerin ilgisiz oldukları bir dünyadan geliyorum ben
ve ne kadar yılan yuvasına benziyor bu yeryüzü
seni öperken bile
düşlerinde darağacına senin için ipler ören
adamların ayak sesleriyle dolu

selam ey masum gece!

her zaman bir aralık var
pencere ile görmek arasında
niçin bakmadım niçin
bir adam yağmurlu ağaçların altından geçerken baktığım
gibi?

niçin bakmadım
annem ağlıyor sandığım o gece?
bir acı duyduğum ve dölün biçimlendiği
akasya salkımlarının gelini olduğum
mavi çini sesleriyle dolduğu tüm isfahan'ın
öbür yarım olan insanın içime geri döndüğü o gece?
aynada görüyordum onu
aynanın kendisi gibiydi temiz ve ışıklı
seslendi birden
ve ben akasya salkımlarının gelini oldum...
o gece, annemin ağladığını sandığım

nasıl anlamsız bir ışık belirdi küçük pencereden
niçin bakmadım?
biliyordu tüm mutluluk anlarını
yıkılacak senin ellerin
ve ben bakmadım
açılan penceresinden saatin
yaslı kanarya dört kez ötünceye kadar
ötünceye kadar dört kez
sonra o küçük kadınla karşılaştım
gözleri simurg'un yuvası kadar boş
salınan kalçalarıyla yürüyüp götürdü
kızıllığını göz kamaştıran düşlerimin
kendisiyle birlikte gecenin yatağına...
yeniden tarayabilecek miyim
saçlarımı rüzgarla?
menekşeler dikebilecek miyim yeniden bahçelere?
ve pencerenin ardında duran
gökyüzüne sardunyalar dizebilecek miyim?
acaba yeniden dansedebilecek miyim kadehler üstünde?
kapı zili çağıracak mı beni yeniden bir bekleyişe?

"artık bitti" dedim anneme
"düşünmeye fırsat bile kalmadan olur olanlar...
gazeteye bir başsağlığı ilanı versek?"

boş
boş ama güvenle dolu
bak dişleri nasıl bir marş söylüyor
çiğnerken lokmaları
ve nasıl yırtıyor
dikip gözlerini bakarken
ıslanan ağaçların altından geçerken nasıl
sabırlı
ağır
avare!

saat dörtte
tam o anda mavi damarları boynunun
kayıyor ölü yılanlar gibi iki yandan
yukarılara doğru
gelince tam karmakarışık şakaklarına
bir kez daha fısıldıyorlar o kanlı sözcüğü
"selam!"
"selam!"
sen hiç
dört mavi lale
kokladın mı?

zaman geçti
zaman geçti ve akasyanın çıplak dallarına düştü gece
kaydı pencerenin camları ardından
ve soğuk diliyle
topladı tüketilmiş gündüzün artıklarını

nereden geliyorum ben?
ben nereden geliyorum?
kokusuna bulanmış olarak gecenin
henüz çok taze mezar toprağı
o iki taze elin mezar toprağı
nasıl sevecendin ey sevgilim, ey tek sevgilim
nasıl da sevecendin yalan söylerken bana
kapatırken göz kapaklarını aynaların
ve avizelerin
incecik saplarını koparırken
götürürken beni karanlıkta aşkın ovalarına
bir susuzluk yangınından çıkan o baş döndürücü buğu
uzanır uykunun çimenlerine!

o kağıttan yapma yıldızlar
dönüp duruyor sonsuzluğun çevresinde
niçin sözü sesle söylediler?
niçin görme'nin evine konuk ettiler bakışı?
niçin götürdüler okşamayı
kızlık saçlarının utangaçlığına?
burada bak,
sözle konuşan
bakışla okşayan
ve okşayarak dinginlik bulan o insanın canı
nasıl gerildi
kuşkuların çarmıhına
ve nasıl gerçeğin beş harfi olan
dallarının izleri beş parmağının
kaldı onun yüzünde!

nedir sessizlik, nedir, nedir ey sevgilim?
nedir sessizlik söylenmeyen sözlerden başka?
susuyorum ben ama dili serçelerin
doğa şenliğinde akan cümlelerin yaşam dilidir
serçelerin dili, yani : bahar. yaprak. bahar.
serçelerin dili : meltem. koku. meltem.
fabrikalarda ölüyor şimdi serçelerin dili

kimdir bu insan, caddesinde sonsuzluğun
yürüyen bir birlik anına doğru
ve yıllardır taşıdığı saati
kim bu, horozlar ötmeye başlayınca
doğan günün yüreği yerine
kahvaltının hazır olduğunu düşünen
kimdir bu insan, hem başında bir aşk çelengi
hem de çürüyen düğün giysileri içinde ?

demek vurmadı sonunda güneş
aynı anda
ikisine birden kutupların
ve çıkıp gitti
gövdeni dolduran çınlayışı mavi çinilerin

öylesine doluyum ki, tapınıyorlar sesimin üstünde...

mutlu cesetler
kederli cesetler
cesetler suskun ve düşünceli
inceliksever, giyimsever, yemeksever
belirli zamanların dudaklarında
ve kuşkulu zemininde gelip geçen ışıkların
istekle dolu boşunalığın çürümüş meyvalarını toplarken
ah,
ne kadar insan var kavşaklarda merakla olay bekleyen
tam da dur işareti verilirken ezilmiş olmalı
olmalı olmalı zamanın tekerleri altında
yağmurlu ağaçların yanından geçen adam.

nereden geliyorum ben?

"artık bitti" dedim anneme
"düşünmeye fırsat bile kalmadan olur olanlar.
gazeteye bir başsağlığı ilanı vermemiz gerek..."

selam ey tuhaf yalnızlık!
sana bırakıyorum bu olayı
çünkü her zaman kara bulutlar
peygamberleridir yeni arınma sözlerinin
ve tanıklığında bir mumun
aydınlık bir giz vardır her zaman
o gizi çok iyi bilir son uzun alev

inanalım
inanalım soğuk mevsimin başlangıcına
bozgununa inanalım hayalgücü bahçelerinin
terkedilmiş, düşmüş oraklara
ve tutsak tohumlara.
bak nasıl kar yağıyor!

belki gerçek yalnızca o iki eldi
sonsuz kar altında gömülü o taze eller
gelecek yıl kavuştuğunda bahar
pencerenin ardındaki gökyüzüne
yemyeşil filizler çıktığında gövdesinden
sürgün verecekler yeniden ey sevgilim, ey tek sevgilim!

inanalım soğuk mevsimin başlangıcına.



Enter the code shown on the image
Your name
E-mail
(visible only to owner of site)
WWW

Subject

In the text you can use Wiki or HTML tags.



Who is active on the site?
Anonymous: 6 Registered: 0 (?)
Abuse | Hosted by MyLivePage | | © Kolobok smiles, Aiwan