This is my forum. You can create topics and participate in their discussion.
Create topic | To list
Furuğ Hakkında Yazılanlar: Sunu Güzel bir zamandı. 1963 yılının Eylül ayı. Anadoluhisarı’nın eski ve kocaman ahşap yalılarından birinde, hanımelleri, mor salkımlar, vişne ağaçlarıyla dolu kuytu bir bahçede, sabahları rıhtımı yalayan denizi, gün boyu satıcıların seslerini ve akşamüstleri İsfahan faslının gizli serinliğini dinleyerek geçirilmiş bir yazdan sonra birden başlayan yarı kanatlı yarı gölgeli günler. Celal'le birlikte, Hukuk Fakültesinin benim için üç yıl ara verilmiş diploma sınavına hazırlanıyorduk. îçimiz sürekli bir isyanla doluydu. Kitapları açtıktan kısa bir süre sonra, İran'da ve Türkiye'de, yani hukukun karanlık sürprizlerle dolu bir labirent haline dönüştüğü ülkelerimizde yaşayan “hüsnünüyet sahibi üçüncü şahıslar’ın tümüne veryansın ederek kapatıyor, Furuğ Ferruhzad'dan söz etmeye başlıyorduk. İran'ın o sırada henüz yirmi yedi yaşındaki genç ve fırtınalı kadın şairinden. Onun, Şah dönemi işkencelerine ve yeryüzündeki tüm haksızlıklara karşı yükselttiği karanlık bir çığlık olan 'Yeryüzü Ayetleri'ni birlikte çevirdik ve “Yapraklar” dergisinde yayımladık. Tıpkı aynı dergide çevirisini yayımladığım Juan Goytisolo'nun “Çürüyen Bir Ülke : İspanya' yazısı gibi büyük ilgiyle karşılandı şiir. Sonraki yıllarda da unutulmadı. Fakülte yılları boyunca sadece benim değil, Demir Özlü'nün, Selahattin Hilav'ın, Doğan Hızlan'ın, Yaşar Kemal’in, Atilla Tokatlı'nın da yakın arkadaşı olan Celal Hosrovşahi, çağdaş Îran edebiyatının yetenekli yazarlarından biri olduğu kadar, klasik doğu metinlerinin çoğunu ezbere bilecek kadar birikimi zengin bir gençti. Çok sevdiğim Sadık Hidayet'i onun bilgisiyle daha derinden tanıdım. Hafız'ı. Hayyam'ı, bizdeki ve Batıdaki çevirilerinden çok daha başka yönleriyle. Onun. çoğu kez, olağanüstü esprilerle süslediği, azeri renkler taşıyan zengin konuşmalarını dinlerken hep şaşırırdım. Çağdaş Fransız, Alman, İtalyan, Rus yazarlarını, ozanlarını bunca yakından tanırken, hatta Tagor ve îkbal gibi doğu ozanlarını bile dilimize çevirmişken. nasıl olmuştu da bunca yakın bir komşu ülkenin edebiyatı bize bunca uzak kalmıştı? Nima ile başlayan ve Furuğ'a kadar uzanan modern Îran şiiri nasıl karanlıkta bırakılmıştı bizler için? Birlikte oturup, Deryabenderi'nin “Hacer'in Kısa Bacaklı Tavuğu” öyküsünü çevirirken sorardım Celal'e : "Nasıl bugüne kadar tanımamışım bu olağanüstü öykü yazarını?» Bana heyecanla, son otuz yılın önemli romancılarını, ozanlarını, öykü, deneme yazarlarını anlatırdı. Ama tam kestiremediğim bir nedenle, bütün konuşmalarımız Furuğ'la noktalanırdı. Bana açmadığı bazı şeyler olduğunu sezerdim. Ama doğulu erkeklerin çoğunluğu gibi "ölümüne dostluk” ancak “sırdaş" değil. Olağanüstü güzel bir boğaz ikindisiydi. Komşumuzun oğlu ve küçük arkadaşımız Erdinç, köpeğini de bindirdiği ufak kayığından bize sesleniyordu: "Abi, bir Göksu yapalım mı?” Kayık, çırpıntılı sularda ceviz kabuğu gibi sallanıyordu. Kara Ticareti Hukuku kitaplarını kapadık. «Dördümüzü almaz o tekne, batar' dedim. Bir avuç vişne yemiş gibi güldü. Atladı, rıhtıma çıktı. Köpek de ardından. “iyi” dedi, "siz dolaşın. Ben tepeye çıkacağım." Az sonra köşeyi dönerek, taş köprünün altından geçtik ve Göksu'nun gölgeli, durgun sularına girdik. Sular, çürümüş ahşaplarıyla kıyıdaki eski yalılar, ağaçların dalları durgundu ama ikimizin de yüreği gençlik ateşiyle fıkır fıkır. İsyan, şiir, mizah ve kadınlar konuşmalarımızın değişmez gündemi. Şah'ın komik generalleri, Sarı Kulhan'ın açık saçık öyküleri, Isfahan'ın güllerle dolu bahçelerinde bir yandan afyon içilen, bir yandan muhabbet edilen kerhaneleri... ve elbette şiir. Celal, Fars dilini olanca müzikalitesi ile kullanarak Hafız'dan, Hayyam'dan şiirler okumaya bayılırdı, bugün olduğu gibi. Çocukluğumda ve yeniyetmelik yıllarımda, babamdan ve amcamdan dinlediğim ve daha sonra çevirilerini defalarca okuduğum Hafız Divanı'nı çoktan kapatmıştım. Bu yüzden, aramızda sık sık düzenlediğimiz ve beni hem şaşırtan hem de sevindiren o küçük töreni başlatmasını istedim arkadaşımdan. ikimiz de gözlerimizi kapadık. Elimizde birer küçük Hafız Divanı varmış gibi rastgele bir sayfa açmak üzere, yühsek sesle geleneksel dörtlüğü söyledik : «Ey Hafız-i Şirazi Ber men nigah endazi Men talib-i yek falem Tu kaşif-i her razi...» Ellerimizde divanın açılmış sayfaları varmış gibi bir süre baktık birbirimize. Güldük. «Önce sen.;.» dedim Celal'e. Her davranışımdan bir muziplik beklediği için itiraz etti. “Hayır. Önce sen...” Ezbere bildiğim topu topu üç beş Hafız beytinden birini söyledim : «Ela ya eyyühessaki, edir ke'sen ve navilha Ki ışk asan nemüd evvel velî uftad müşkilha» Yanlış hatırlamıyorsam Gölpınarlı şöyle çevirmişti bu beyti : «Gel ey saki! Herkese şarap sun, bize de sun Önce kolay göründü aşk, nice zor olduğu sonradan anlaşıldı» İranlılar için yüzlerce yıldır gelenek olan “Hafız Falı”, aramızda, birbirimize takılmak, dalga geçmek, tongaya bastırmak için başvurduğumuz eğlenceli oyunlardan biriydi. Beyitlerden, birbirimizin karakteri ya da o günlerde başımızdan geçenlerle ilgili komik çağrışımlar, iğneleyici sözler üretir, eğlenirdik. Bu konuda üstünlük ondaydı. Bugün de dostlar arasında zaman zaman yaptığı gibi nerdeyse tümünü ezbere bildiği Divan'dan uygun gazeller bulur, şakayla şiirin birbirine karıştığı bir şölen yaratırdı. Ama bu kez hiç de öyle olmadı. Sustu. Gölgelenen kıyılarına daldı gitti Göksu'nun. Kayığımız süzülerek harap ahşap evlerin, halat ve çömlek imalathanelerinin önünden geçiyordu. Sonra döndü, bana baktı. Gözlerinde garip bir pırıltı farkettim. Sevinç ya da gözyaşı. Bir süre öylece durdu. Sonra «Dinle» dedi. «...Nigah kün ki mum-ı şeb berahı ma çegüne katre katre ab-mişeved surahiye siyahı dideganı men be lay lay germ tu Lebaleb ez şerab mişeved Be ruyi kahvare haye şiir men Nigah kün tu midemi ve aftab mişeved...» Kendine özgü azeri aksanı ile çevirdi, okuduklarını: «...Bak tam karşımızda gecenin mumu damla damla nasıl eriyor nasıl doluyor ağzına kadar uyku şarabıyla gözlerimin simsiyah kadehi senin ninnilerini dinlerken ve bak nasıl şiirlerimin beşiğine sen doğuyorsun, güneş doğuyor...» “Kimden bu?" "Kimden, olacak' dedi, «Furuğ'dan elbette. Bugüne kadar okuduğum en güzel aşk şiirinin sonu..» Benimle yaşıt olan bu siyah ve derin gözlü, hüzünlü bakışlı güzel genç kadını düşündüm. Bir üniversite öğrenimi bile görmemişti. Ama daha otuzuna varmadan çağdaş İran şiirinin en önemli şairlerinden biri, hatta birincisi olarak kabul ettirmişti kendini. Yaşam dolu, neşeli, dik başlı, hırçın ve çok duyarlı bir insandı. Baskıya karşı şiirleri elden ele dolaşıyor, her yapıtı edebiyat ortamında tartışmalara yol açıyordu. Çok genç yaşta evlenip ayrılmıştı. Özel yaşamında pervasız ve gözüpekti. Kendisinden daha yaşlı ve ünlü şairler bile hem çekiniyor, hem hayranlık duyuyorlardı Furuğ'a. Sonraki yıllarda yalnızca şiirleriyle değil, yaptığı son derece etkileyici bir belgesel filmle, “Kara Ev»le hem benim hem de dünya sinema çevrelerinin ilgisini daha da çekecek olan Furuğ, o sırada biraz gizemli bir yüzdü benim için. “Aşık mı Furuğ?” Celal cevap vermedi. Ben ağır ağır kürek çekerken Celal, Furuğ'dan şürler okumayı sürdürdü. Farsça'nın garip bir özelliği var. Nima'nın. Furuğ'un ya da onun yakın arkadaşı Sohrab'ın şiirleri genellikle ölçüsüz, uyaksız olduğu halde, dilin müzikalitesi nedeniyle aruz vezninde şiirler dinlemiş gibi olursunuz. Ama öyle sanıyorum ki İran'lı şiir okurları, benim çeviriden sonra aldığım garip tadı şiiri okurken ya da dinlerken alırlar. Bu tat tıpkı Nazım'ın kimi rubaileri gibi hem eski'yi hem yeni'yi, hem Doğu'yu hem Batı'yı aynı anda içinde taşır. Geçmişin diliyle gelen geleceğin sezgisi. Furuğ'un şiirlerini dinlerken geleceğe doğru kürek çektim. Okul bittikten sonra İran'a gitti Celal Hosrovşahi. Ondan uzun zaman haber alamadım. 1970'li yıllarda bir gün, şık takım elbisesi, James Bond tarzı çantasıyla Sinematek'teki odama girdi. İran Tersaneler Genel Müdürlüğü'nde çalışıyordu ve bir toplantı için gelmişti. İki eski dost hasretle kucaklaştık. Konusacak çok şey vardı. Ortak dostlarımız, politika, edebiyat, yaptığımız işler ve elbette şiir. Birden sordum : “Furuğ'dan ne haber?” Yüzünden karanlık bir bulut geçti. Ve yüreğine bir şey saplanmış gibi derin bir acıyla karardı. “Bilmiyor musun?" «Yoo...» "Öldü Furuğ. 1968'de. Henüz otuz iki yaşındayken. Bir araba kazasında. Başını kaldırımın kıyısına vurdu ve oracıkta bir kuş gibi öldü. Son kez gördüğümde uyuyor gibiydi...» Sustu ve bir daha konuşmadı. Şiir okumadı. Şaka yapmadı. İstanbul'da kaldığı birkaç gün süresince bir daha uğramadı bana. Celal Hosrovşahi'yi bir on beş yıl daha görmedim. Furuğ'un ölümünün, onun için ne demek olduğunu biliyordum. Bu nedenle, iki yıl önce, bombalanan Tahran'dan. biraz daha zayıflamış. biraz daha tedirgin ve uzun süre kalmak niyetiyle geldiğinde hiç Furuğ konusunu açmadım. Ta ki bir akşamüstü, Boğaz'da bir lokantada o, kendiliğinden bir ırmak gibi ardarda şiirlerini okumaya başlayıncaya kadar. Devrimin, kendisinin de katıldığı ilk aylarını, anlatırken nasıl coşkuluysa öyle, ölen onbinlerce gençten nasıl acı duyuyorsa öyle. Günlerce Furuğ'u anlattı. İki üç ay sonra, elinizdeki kitapta yer alan şiirleri çevirmeye başladık. Ortalık ağır ağır kararıyor, sandal Göksu'nun kuytu kaynağına yaklaşıyordu. İkimiz de suskunduk. Kıyılardaki sazların birden çıkan akşam esintisiyle yükselen uğultusu ve uzak vapur düdükleri duyuluyordu. Kaynağı çevreleyen büyük çınar ağaçlarına doğru yaklaştık. Kürekleri bıraktım. Sandal hafifçe dönerek kaydı ve durdu. Celal'in yüzü karanlıktaydı. Bana eğildi. Gözlerinde bir ışıltıyla usulca : «Furuğ'u seviyorum. Bir aşk öyküsü bizimki...» dedi. Bunu hafif bir sesle söyledi ama birden, çevredeki çınarlardan bir sürü kuş havalandı. «...karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak uçup gittikleri o an...»ı şimdi çok iyi hatırlıyorum. Güzel bir zamandı. ONAT KUTLAR
MEKTUPLAR Pazar 18 mart 1958-Tahran Furuğ,un Kardeşi Feri,ye yazdığı mektup:* ....Mektubun bir kaç gün önce geçti elime,şiirlerinle birlikte,beni çok mutlu ettin.sürekli yanıt yazmamı istiyorsun ama fırsatım olmuyor,durumunuz çok iyi sanırım,hiç biriniz annemize mektup yazmıyorsunuz. Hele sen,sanırım çok memnunsun şartlardan ve kendini iyi "besliyorsun" ki durmadan şiir yazıyorsun,duyduğuma göre baba olacaksın yakında._Geçelim_. Fericiğim,şiirlerini okudum ,beni hiç şaşırtmadın,seni ta baştan yetenekli bulmuştum ,şiirlerinin konusu ,"inceliği", harika ,ve çok iyiler ;ama almanca da nasıl bir etki bırakır ,ve şiirlerinin yapısını(dil ve ritim açısından) hangi yönde etkiler bilemem.Gerçi bu konuların önemi ikinci derecede,asl olan şairin konsepti ve dünya görüşüdür. Son şiirin böyle başlıyordu [...iç huzurum için...] ,çok hoşlandım. Çünkü,görüntülerin ve imgelerin ardında çok derin bir duygu ve harika bir insan görüntüsü var.mistik ve birazda teslimiyetçi bir durum. İnsanın ,düşünce ve duygu bazında belli bir tecrübe ve "biçime" ulaşamadığısürece bu sorunları kavraması çok zor . Şiir yazmayı sürdürmelisin,ve inanıyorum çok iyi olacaksın.sirus,la diyalğa geç,iyi ki hatırladım ,geçen sene Tahrandaydı sirus;iyi bir dost.Sonbaharda kayboldu,sonra Almanyada olduğunu söylediler arkadaşlar... Şiirlerinibana gönder,ve ya bastıra bilirsen bastır şiirlerini,hepisinden önemlisi,daha derin düşün ve yaz !gerçekten derin düşünebiliyormusun?sanki sendeki değişim şiirlerine de yansıyor,yanılıyormuyum ?başarılı olman tek dileğim... Burada çok yalnız kaldım...Yalnızlıktan köpekler gibi çalışıyorum ve yokluğunuzu unutuyorum,ve bir daha dönmeyeceğinizi de...Cüzamlılar,la ilgili bir film yaptım ,başarılı bulundu... Hayat bu işte... Ya gelip geçici ve sıradan şeylerler mutlu olacaksın,çocuk sahibi olmak gibi...ve yauzun soluklu şeylerle ve "makul" kabul edilmiyecek şeylerle:ŞİİR,Sinema,kısaca sanat gibi...!Her halde yalnızsın ve bu yalnızlık insanı bitiriyor ve kırılgan yapıyor. "Kırgınlığım" yüzüme yansıyor...ve saçlarım beyazlaşıyor,geleceği düşünmek boğuyor beni...geçelim...geçelim...geçelim ;durum bundan ibaret,yaz bana,birlikte olduğumuz günleri düşününce yüreğime ışık doluyor. seni öpüyorum. FURUĞ
Ayın Yalnızlığı Karanlık boyunca Cırcırböcekleri bağırdı: "ay, ah büyük ay..." Karanlık boyunca Şehvetli bir ahın yükseldiği Dallar, o uzun elleriyle Ve teslim olmuş esinti Gizli ve bilinmeyen tanrıların emirlerine Ve saklı bin bir nefes, toprağın gizli yaşamında Ve o ışığın gezgin çemberinde, ateşböceği Tahta tavanda tıkırtı Perdede gece Gölde kurbağalar Hep beraber Hep beraber, bir avaz Tan ağarıncaya kadar bağırdı: "Ay, ah büyük ay..." Karanlık boyunca Ay ay ışığında ışıdı Ay Kendi gecesinin yalnız kalbiydi Altın renkli öfkesinde patlıyordu -------------------------------------------------------------------------------- Çeviren: Hatice Gülcan Topkaya Yeniden Doğuş’tan Cuma Cuma suskun Cuma terk edilmiş Cuma hüzün veren eski sokaklar gibi Cuma tembel ve hasta düşüncelerin Cuma eziyet verici esnemelerin Cuma beklentisiz Cuma teslim olmuş Ev boş Ev incinmiş Ev gençliğin hamlelerine kapalı Ev karanlık, ev güneşin tasavvuru Ev şüphe edilen, fal açılan, yalnızlık çekilen Ev perde, kitap, dolap ve resimlerle dolu Ah ne suskunluk ve gururla geçti Benim hayatım garip bir ırmak gibi Bu suskun ve terk edilmiş cumalarda Bu boş ve incinmiş evlerde Ah! ne suskunluk ve gururla geçti -------------------------------------------------------------------------------- Çeviren: Hatice Gülcan Topkaya Yeniden Doğuş’tan Onu Bağışlayın Onu bağışlayın O bazen Vücudunun kederli bağlantısını Durgun sularda Boş mezarlarla, unutuyor Ve aptalca zannediyor ki Yaşama hakkı var, Onu bağışlayın Bir resmin sıradan öfkesini Kışkırtmanın uzak arzusu Kağıdının gözlerinde eriyor Onu bağışlayın Baştan başa tabutunda Ayın kırmızı halesi geziniyor Ve gecenin değişken kokuları Vücudunu bin yıllık uykusundan Uyandırıyor Onu bağışlayın O içten yıkık Ama hala gözlerinin içi ışık zerrelerinin hayaliyle parlıyor Ve anlamsız saçları Ümitsizce aşkının soluklarının etkisi ile titriyor Ey mutluluğun sade ülkesinin sakinleri Ey yağmurda açılan pencerelerinin komşuları Onu bağışlayın Onu bağışlayın Çünkü büyülenmiş Çünkü sizin ağır gelen varlığınızın kökleri Onun gurbet topraklarında derinlere kök salıyor Ve onun kolay inan kalbi Hasretin acı darbeleriyle Göğsünün içinde kabardıkça kabarıyor -------------------------------------------------------------------------------- Çeviren: Hatice Gülcan Topkaya Yeniden Doğuş’tan Soru Selam balıklar...selam,balıklar Selam, kırmızılar , yeşiller, sarılar Bana söyleyin ölülerin gözbebekleri gibi donuk ve şehrin gecelerinin sonu gibi kapalı ve daimi Dudaklarımın kaval sesini işitmiş miydiniz? Yalnızlık ve korku perilerinin diyarından Yatak odalarının tuğlalarının güvenine Saatlerin tıkırtısının ninnilerine Ve ışık camlarının çekirdeklerine rastlamış mıydınız? Ve her zaman olduğu gibi Taçlı yıldızlar gökyüzünden toprağa düşer Afacan küçük kalpler Ağlama duygusu ile ıslanır -------------------------------------------------------------------------------- Çeviren : Haşim Hüsrevşahi Yeniden Doğuş’tan Hediye ben gecenin sonundan söz ediyorum ben karanlığın sonundan ve gecenin sonundan söz ediyorum evime gelirsen eğer sevgili bana bir ışık getir ve küçücük bir pencere oradan mutlu sokağın kalabalığını seyredeyim. -------------------------------------------------------------------------------- Çeviren : Haşim Hüsrevşahi Yeniden Doğuş’tan Ben Senden Ölürdüm ben senden ölürdüm oysa sen benim yaşamımdın sen benimle giderdin sen bende okurdun ben caddeleri başıboş dolaşırken sen benimle giderdin sen bende okurdun sen ulu çınarlar ortasında, sevdalı serçeleri pencerenin gün ışığına çağırırdın gece yinelendiğinde gece bitmediğinde sen ulu çınarlar ortasında, sevdalı serçeleri pencerenin gün ışığına çağırırdın. sen ışıklarınla gelirdin sokağımıza sen ışıklarınla gelirdin çocuklar gidince ve akasya başakları uyuyunca ve ben aynada yalnız kalınca sen ışıklarınla gelirdin... sen ellerini bağışlardın sen gözlerini bağışlardın sen sevecenliğini bağışlardın ben açken sen hayatını bağışlardın ışık misali bonkördün sen laleleri toplardın ve örterdin saçlarımı saçlarım kendi çıplaklığında titrediğinde sen laleleri toplardın sen yanaklarını yaslardın memelerimin acısına ve ben söylemeye başka bir şey bulamadığımda sen yanaklarını yaslardın memelerimin acısına ve dinlerdin ağlayarak akan kanımı ve ağlayarak ölen aşkımı sen dinlerdin görmezdin beni ancak. -------------------------------------------------------------------------------- Çeviren : Haşim Hüsrevşahi Yeniden Doğuş’tan Kuş Sadece Bir Kuştu kuş dedi: “oooh! nasıl da mis koku, nasıl da güneş! bahar gelmiştir ve ben kendi çiftimi bulmaya çıkacağım” kuş taraçanın kıyısından uçtu bir ileti gibi uçtu kuş küçüktü kuş düşünmüyordu kuş gazete okumuyordu kuşun borcu yoktu insanları tanımıyordu kuş kuş havada ve kırmızı tehlike ışıkları üstünde ve habersizlik yükseklerde uçuşuyordu ve mavi anları delice deniyordu kuş, ah sadece bir kuştu. -------------------------------------------------------------------------------- Çeviren : Haşim Hüsrevşahi Yeniden Doğuş’tan Gazel benim sesimi taşlarca dinliyorsun taşsın hemen dinlediklerini unutuyorsun ilkbahar sağanağısın ve pencerenin uykusunu dürtü darbeleriyle kaçırıyorsun okşayışın yeşil dalı olan elimi ölü yapraklarla seviştiriyorsun şaraptan daha sapkınsın ve gözü yalazlara oturtuyor döndürüyorsun ey kanımın bataklığının altın balığı hoş olsun sarhoşluğun beni içiyorsun sen gün batımının mor derelerisin ve gündüzü göğsüne bastırıyor söndürüyorsun gölgelerde, oturdu senin Furuğ’un ve uçuklaştı gölgelerle onu neden karaya bürüyorsun? -------------------------------------------------------------------------------- Çeviren : Haşim Hüsrevşahi Tutsak’tan Öpücük her iki gözünde onun günah gülüyordu yüzüne ay ışığı gülüyordu o suskun dudakların geçişinde sığınmasız bir yalaz gülüyordu utangaç ve silik bir istekle dolu bakışları sarhoşluk renginde olmalı gözlerine baktım ve söyledi: aşktan bir ürün almalı bir gölge eğildi diğer gölge üstüne gecenin gizlisine saklandı bir soluk kaydı bir yüze iki dudak ortasından öpüş alazlandı -------------------------------------------------------------------------------- Güneş Doğuyor Bak nasıl içimde gözlerimin Eriyor damla damla keder Karanlık ve isyancı gölgem nasıl Tutsağı oluyor güneşin Bak Yok oluyor tüm varlığım ve beni İçine alıyor bir kıvılcım Fırlatıyor taa doruklara Bak nasıl Sayısız yıldızla Doluyor gökyüzüm benim Uzaklardan geldin sen ve uzaklardan Ve kokular ve ışıklar ülkesinden Şimdi bir teknedeyim seninle birlikte Fildişi, bulut ve kristal Götür beni ey yüreğimi okşayan umudum Götür şiirlerin ve coşkuların kentine Yıldızlarla dolu bir yol beni götürdüğün Çıkardığın yer yıldızlardan daha yüksek Bak Nasıl yandım ben bu yıldızlarla Ateşli yıldızlarla doldum ağzıma kadar Durgun sularından gecenin saf ve kırmızı balıklar gibi Yıldızlar topladım Eskiden ne kadar uzaktı toprak Gökyüzünün mor köşelerine Yeniden duyuyorum şimdi Senin sesini Karlı kanatlı sesini meleklerin Bak nerelere ulaştım sonunda ben Samanyoluna, ölümsüzlüğe, bir sonsuzluğa Birlikte çıktığımız doruklarda şimdi Yıka beni dalgaların şarabıyla İpeğine sar beni öpüşlerinin İşte beni yeniden bitmeyen gecelerde Bırakma artık beni Beni yıldızlardan ayırma
In the text you can use Wiki or HTML tags.